📖 Kimdir F Fransa Krallığı
Fransa Krallığı
KİMDİR?

Fransa Krallığı

Batı Avrupa'daki krallık (987-1792; 1815-1848)

Fransa Krallığı, 987-1792 yıllarında Batı Avrupa'da farklı hanedanlarla hüküm sürmüş eski krallıktır. Geç Orta Çağ ve Yüz Yıl Savaşı'na dek Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biriydi. Aynı zamanda dünya çapında mülkleri olan erken bir sömürgeci güçtü. 3 Eylül 1791'de hükümdarın yetkileri sınırlandırılmış, 21 Eylül 1792'de ise monarşi lağvedilerek yerine Birinci Fransız Cumhuriyeti kurulmuştur. Krallığın başkenti Paris, dini Roma Katolikliği idi.
Fransa Din Savaşları'nın sona ermesinin ardından IV. Henri (1589-1610), Fransa Krallığı'nın siyasî ve idarî bütünlüğünü yeniden tesis etmeye yönelik kapsamlı reformlar başlattı. 1598 tarihli Nantes Fermanı, Protestanlara belirli ölçülerde ibadet özgürlüğü tanıyarak iç savaşı sona erdirmiş ve krallık içinde istikrarın sağlanmasına zemin hazırlamıştı. Bu dönemde IV. Henri, uzun süren çatışmaların yol açtığı ekonomik çöküşü gidermek amacıyla maliyenin düzenlenmesine, tarımsal üretimin artırılmasına ve ticaretin canlandırılmasına yönelik politikalar uyguladı. Kralın maliye bakanı Maximilien de Béthune, vergi sistemi üzerinde yaptığı reformlarla kraliyet hazinesinin gelirlerini önemli ölçüde artırdı. Altyapı yatırımları, yol ve kanal yapımları, tarım teşvikleri ve iç gümrüklerin sınırlanması gibi önlemler, ülkenin savaş sonrası toparlanmasına katkı sağladı. Bu dönemde kraliyet otoritesinin yerel soylular üzerindeki kontrolün güçlenmiş ve erken modern devlet yapısının kurumsal temelleri sağlamlaştırılmıştır. Dış politikada IV. Henri, Habsburg nüfuzuna karşı dikkatli bir denge politikası yürüttü. İspanya ile 1598'de imzalanan Vervins Antlaşması, uzun süredir devam eden düşmanlığı sona erdirerek Fransa'nın Avrupa siyasetinde daha bağımsız bir rol üstlenmesini sağladı. Aynı dönemde krallık, Almanya'daki küçük prenslikler ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkilerini güçlendirerek kıtanın güç dengesinde etkin bir konuma yükseldi. IV. Henri'nin 1610'da bir suikast sonucu öldürülmesi, Fransa'da kısa süreli bir belirsizlik yaratsa da, Bourbon hanedanı kraliyet otoritesini konsolide etmeyi başardı. Kralın ölümünün ardından tahta çıkan XIII. Louis, krallığın idaresini fiilen annesi Marie de' Medici'nin naipliğinde devraldı. Ancak bu dönemde bile IV. Henri'nin gerçekleştirdiği idarî ve malî reformlar, 17. yüzyılda gelişecek olan mutlakiyetçi monarşinin temelini oluşturmaya devam etti.

XIII. Louis ve Kardinal Richelieu dönemi ve Amerika'da ilk koloni (1610-1643)

IV. Henri'nin 1610'da öldürülmesinin ardından Fransa tahtına geçen XIII. Louis, çocuk yaşta olduğundan yönetim fiilen annesi Marie de' Medici'nin naipliğinde sürdürüldü. Bu dönemde saray hizipleri ve soylu aileler arasında yoğun rekabet yaşandı. 1617'de Louis'nin iktidarı bizzat üstlenmesi, kraliyet otoritesinin yeniden merkezileştirilmesinin ilk adımı olarak görüldü. 1624'te başbakanlık görevine getirilen Kardinal Armand Jean du Plessis de Richelieu, birinci bakan olarak görev yaptığı dönemde din savaşları sonucunda ağır hasar almış krallığı yeniden birleştirilmişti. Richelieu'nun temel hedefi, hem içeride soylu sınıfın bağımsız güç odaklarını tasfiye ederek kraliyet otoritesini güçlendirmek, hem de dış politikada Habsburg hâkimiyetine karşı Fransa'nın nüfuzunu genişletmekti. Bu doğrultuda yerel feodal kalelerin yıkılması, valilerin yetkilerinin sınırlandırılması ve kraliyet görevlilerinin (intendants) taşra yönetiminde etkinleştirilmesi yoluyla merkezî devlet mekanizması kurumsallaştırıldı. Richelieu'nun dış politikada izlediği çizgi, Fransa'nın Avrupa'nın güç dengeleri içinde daha bağımsız ve etkin bir rol üstlenmesini sağladı. İspanya ve Avusturya Habsburglarına karşı yürütülen mücadele, 1635'te Fransa'nın Otuz Yıl Savaşı'na resmen katılmasıyla genişledi. Bu süreçte Fransa, Almanya'daki Protestan prensliklerle ve Hollanda Cumhuriyeti ile ittifak kurarak Habsburglara karşı kıta siyasetinin baş aktörlerinden biri hâline geldi. Aynı dönemde Fransa, denizaşırı koloni faaliyetlerini de önemli ölçüde geliştirdi. 1608'de Québec’in kurulmasının ardından Kanada kıyılarında kalıcı yerleşimler genişledi. 1627'de kurulan Compagnie des Cent-Associés aracılığıyla Yeni Fransa kolonisi resmen devlet himayesine alındı. Richelieu, Atlantik ticaretinin güçlendirilmesi için Kanada, Akadya ve Karayip adaları üzerinde Fransız etkisini artırmayı amaçladı. Böylece Fransa, Avrupa'daki güç mücadelesiyle eşzamanlı olarak Kuzey Amerika'da da kolonileşme sürecine girmiş oldu. 1642'de Richelieu'nun ölümünün ardından krallık otoritesi kısa süreli bir zayıflama yaşasa da, XIII. Louis'nin merkezileşmiş devlet yapısı ve kurumsal reformları Bourbon monarşisinin istikrarını korudu. 1643'te Louis'nin ölümüyle tahta geçen genç XIV. Louis, bir süre Mazarin'in naipliğinde yönetildi ve Richelieu döneminde inşa edilen idarî yapı, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki mutlakiyetçi monarşinin temelini oluşturdu.

Mazarin dönemi ve Fronde isyanları (1643-1661)

XIII. Louis'nin 1643'te ölümü üzerine tahta çıkan XIV. Louis henüz beş yaşında olduğundan, yönetim annesi Avusturyalı Anne'in naipliğinde ve Kardinal Jules Mazarin'in başbakanlığında devam etti. Mazarin, Richelieu'nun başlattığı merkezîleştirme politikalarını sürdürerek hem soyluların hem de yüksek mahkemelerin kraliyet otoritesine karşı bağımsız girişimlerini sınırlamaya çalıştı. Ancak bu politikalar, vergi yüklerinin artmasıyla birleşince geniş bir muhalefetin ortaya çıkmasına yol açtı. 1648'de başlayan ve Fronde isyanları, Fransa'da 17. yüzyılın en ciddi iç çatışma dönemlerinden birini oluşturdu. İsyanların ilk aşaması, Paris Parlamentosu'nun vergi düzenlemelerine ve Mazarin'in yetkilerine karşı çıkmasıyla başladı. "Fronde parlementaire" olarak bilinen bu hareket, devlet otoritesinin yargı kurumlarıyla çatışması sonucunda başkentte geniş çaplı ayaklanmalara dönüştü. Kraliyet ailesi kısa süreliğine Paris'ten ayrılmak zorunda kaldı ve ülke iç yönetimde ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. 1650'lerden itibaren isyanlar soylu ailelerin önderlik ettiği "Fronde des princes" safhasına geçti. Condé Prensi gibi güçlü aristokrat liderler, kendi nüfuz alanlarını korumak ve Mazarin'in otoritesini kırmak amacıyla silahlı ayaklanmalar başlattı. Bu çatışmalar sırasında ülkede düzenli ordunun harekete geçirilmesi zorlaşmış, bazı bölgelerde kraliyet yönetimi tamamen işlevsiz hâle gelmişti. Fransa, Otuz Yıl Savaşı'nın son yıllarında dış cephede zafer kazanırken, içerde uzun süre istikrarsızlıkla mücadele etmek zorunda kaldı. 1653'te isyanların bastırılmasının ardından Mazarin yönetimi yeniden güç kazandı. İsyanların başarısızlığı, feodal soyluların kraliyet otoritesine karşı bağımsız bir güç oluşturamayacağını ortaya koydu. Aynı zamanda Paris Parlamentosu'nun siyasî etkisi önemli ölçüde sınırlandı. Bu dönem, mutlakiyetçi monarşinin temelini oluşturan "krize karşı merkezîleşme" anlayışını pekiştirdi. Mazarin'in 1661'de ölümüyle XIV. Louis, başbakan olmadan kendi adına yönetmeye karar verdi ve Fransa tarihinde mutlakiyetçiliğin en güçlü dönemi başladı.

XIV. Louis dönemi (1661-1715)

Mazarin'in 1661'de ölümünün ardından XIV. Louis, Fransa tarihinde ilk kez başbakanlık makamını boş bırakarak krallığı doğrudan kendi yönetimi altında topladı. Bu karar, 17. yüzyıl mutlakiyetçiliğinin kurumsal çerçevesini belirleyen dönüm noktalarından biri oldu. "L'État, c'est moi" ("Devlet benim") anlayışıyla özetlenen yönetim tarzı, krallığın idarî mekanizmasını merkezîleştirmeye, soylu aristokrasinin siyasî etkisini sınırlamaya ve saray çevresini kralın şahsına bağlı bir yapıya dönüştürmeye yönelik kapsamlı reformlarla pekiştirildi. XIV. Louis'nin iç politikadaki en önemli hamlelerinden biri, devlet memurları ve taşra idaresinin "intendant" sistemi üzerinden doğrudan krala bağlanmasıydı. Bu uygulama, yerel soyluların bağımsız gücünü kısıtlayarak merkezî idarenin yetkilerini genişletti. Aynı dönemde sarayın siyasî merkezi, Paris'ten Versay'a taşındı. 1682'de resmî kraliyet ikametgâhı haline gelen Versay Sarayı, hem idarî bürokrasinin hem de aristokrasinin kral çevresinde toplanmasını sağlayarak mutlakiyetçi düzenin sembolü hâline geldi. Ekonomik alanda maliye bakanı Jean-Baptiste Colbert, "merkantilist" bir prensiple devlet gelirlerini artırmayı ve dış ticarette Fransız üstünlüğünü sağlamayı amaçlayan geniş bir reform programı uyguladı. Colbert'in politikaları arasında imalat loncalarının düzenlenmesi, lüks eşya üretiminin teşviki, denizcilik ve kolonilerin geliştirilmesi ve ticaret filolarının güçlendirilmesi yer aldı. Bu çaba, 17. yüzyıl boyunca Fransa'nın Avrupa'nın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline gelmesinde etkili oldu.

XIV. Louis'nin dış politikası, Fransa'yı Avrupa'nın baskın askerî gücü haline getirmeyi hedefliyordu. Devolüsyon Savaşı (1667-1668), Hollanda Savaşı (1672-1678) ve Augsburg Birliği Savaşı (1688-1697) gibi çatışmalar, Fransa'nın sınırlarını genişletme girişimlerinin bir parçasıydı. Bu savaşlarda modern anlamda sürekli ve disiplinli bir ordu yapısı geliştirilerek, Fransa kıtanın en güçlü askerî aygıtlarından birine sahip oldu. XIV. Louis'nin savaş politikası 1701-1714 yıllarındaki İspanya Veraset Savaşı ile doruk noktasına ulaşsa da savaşın uzun sürmesi ve mali yükü krallık üzerinde önemli bir baskı oluşturdu. 1685'te Nantes Fermanı'nın yürürlükten kaldırılması (Édit de Fontainebleau), Protestanlara tanınan sınırlı hoşgörünün sonlanmasına ve binlerce Huguenot'un ülkeyi terk etmesine yol açtı. Bu durum ekonomik açıdan nitelikli işgücünün kaybına neden olurken, Fransa'nın Avrupa'daki itibarını da olumsuz etkiledi. Dışarıda ise krallığın yayılmacı politikaları, diğer Avrupa devletlerini Fransa'ya karşı ittifaklar kurmaya yöneltti ve kıta siyasetinde yeni denge arayışlarını tetikledi. 1715'te XIV. Louis'nin ölümünden sonra Fransa, ekonomik zorluklar, yüksek savaş borçları ve nüfus kayıplarıyla karşı karşıya kaldı. Bununla birlikte onun dönemi, krallığın idarî yapısının merkezîleştirildiği, Avrupa'daki askerî ve kültürel etkisinin doruğa ulaştığı bir çağ olarak kabul edilir. Versay çevresinde şekillenen saray kültürü ve mutlakiyetçilik ideali, 18. yüzyıl boyunca Fransa'nın siyasal kimliğini belirlemeye devam etti.

XV. Louis dönemi (1715-1774)

1715'te XIV. Louis'nin ölümünün ardından tahta geçen XV. Louis, henüz çocuk yaşta olduğundan yönetim bir süreliğine Philippe d'Orléans'ın naipliği altında sürdürüldü. "Régence" olarak bilinen bu dönem, mutlakiyetçi yönetimin geçici olarak gevşediği ve Paris Parlamentosu'nun siyasî etkisinin yeniden arttığı bir süreçti. Naiplik döneminde saray yönetimi, mali düzeni sağlamak amacıyla farklı ekonomik girişimlerde bulundu; ancak John Law'ın yönlendirdiği para ve kredi politikaları 1720'de ciddi bir kriz yaratarak devlet maliyesini daha da zayıflattı. XV. Louis'nin 1720'lerden itibaren doğrudan idareyi üstlenmesiyle birlikte krallıkta daha istikrarlı bir yönetim anlayışı yerleşti. Kardinal Fleury'nin başbakanlığı döneminde (1726-1743) iç politika büyük ölçüde barış ve ekonomik toparlanmaya odaklandı. Fleury'nin ihtiyatlı dış politikası Fransa'yı uzun süre büyük savaşlardan uzak tutsa da, 1730'ların sonunda Avrupa'daki güç mücadelesi yoğunlaşınca krallık yeniden askerî çatışmalara dahil oldu. 1740'ta başlayan Avusturya Veraset Savaşı'nda Fransa, Habsburg hanedanına karşı Avrupa'nın çeşitli müttefikleriyle birlikte hareket ederek Orta Avrupa'daki güç dengelerini etkilemeye çalıştı. Savaşın ardından 1748'de imzalanan Aix-la-Chapelle Antlaşması, Fransa için belirgin bir kazanç sağlamadı ve dış politikadaki belirsizlikler devam etti.

Yedi Yıl Savaşı

1756 yılında başlayan ve 1763'te sona eren Yedi Yıl Savaşı sırasında Fransa Krallığı hem Avrupa kıtasında hem de sömürge bölgelerinde birden çok cephede yer aldı. Bu savaş sırasında Fransa, Avusturya ile ittifak kurarak Diplomatik Devrim olarak bilinen yeni bir dış politika yönelimi benimsedi. Aynı dönemde, Fransa-İngiltere arasındaki denizaşırı sömürge rekabeti, Fransa'nın Atlantik ve Hint okyanusu çevresindeki askerî ve lojistik kapasitesini önemli ölçüde zorladı. İngiltere'ye karşı yürütülen bu mücadelede Fransa, hem Avrupa'da hem de denizaşırı kolonilerde ağır kayıplar verdi. 1763 Paris Antlaşması, Yeni Fransa olarak bilinen Kanada topraklarının büyük bölümünün İngiltere'ye bırakılmasıyla sonuçlandı. Bununla birlikte Fransa'nın, Hindistan'daki ve Batı Afrika'daki varlığı sona erdi.

Avrupa cephesinde ise Fransa'nın askeri performansı zayıf kaldı. Rossbach'ta 1757'de yaşanan yenilgi sırasında Fransız-İmparatorluk ordusu kendisinden yarı büyüklükte bir Prusya kuvveti tarafından kısa sürede bozguna uğradı. Tüm bunların sonucunda, Fransa'nın uluslararası konumu önemli ölçüde geriledi. Savaşın ardından Britanya en dinamik imparatorluk gücü hâline gelirken, Rusya ve Prusya büyük güçler arasına katıldı. Fransa ise Avusturya ile birlikte göreli bir düşüş içine girdi. Sonuç olarak bu savaş, Fransa için hem denizaşırı hem de kıta Avrupası düzeyinde "çifte mağlubiyet" olarak değerlendirildi. XV. Louis döneminin son yılları iç siyasette de yoğun bir istikrarsızlığa sahne oldu. Parlamentolar ile krallık arasında süregelen çatışmalar, devlet yönetiminin bütünlüğünü zayıflattı. Mali sistem geniş kapsamlı reformlara ihtiyaç duymasına rağmen, soyluların vergi ayrıcalıkları ve kurumsal direniş bu girişimleri başarısızlığa uğrattı. Toplumda memnuniyetsizlik artarken, saray harcamalarına yönelik eleştiriler de giderek yaygınlaştı. 1774'te XV. Louis'nin ölümüyle tahta geçen XVI. Louis, ekonomik ve siyasal krizlerle karşı karşıya kalan bir krallığı devraldı. Bu durum ilerleyen yıllarda Fransız Devrimi'ne zemin hazırlayan başlıca etkenlerden biri oldu.

Fransız Devrimi ve krallığın çöküşü (1789-1792)

18. yüzyılın sonunda Fransa Krallığı, mali bunalım, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal otorite krizinin birleşmesiyle derin bir dönüşüm sürecine girdi. Uzun süren savaşların yarattığı borç yükü, vergi sistemindeki dengesizlikler ve soylular ile ruhban sınıfının ayrıcalıkları, monarşinin reform girişimlerini sonuçsuz bıraktı. 1788'de devlet hazinesi iflasın eşiğine gelirken, XVI. Louis, geniş tabanlı bir uzlaşma arayışıyla 1614'ten beri toplanmamış olan Etats-Généraux'yu 1789'da yeniden toplamak zorunda kaldı. Meclisin toplanması, üçüncü sınıf temsilcilerinin giderek güçlenen siyasal etkisiyle beklentilerin ötesinde bir dönüşüme yol açtı. Üçüncü sınıf kendisini "Ulusal Meclis" ilan ederek yasama yetkisini üstlendi ve böylece krallığın mutlak monarşi yapısına karşı yeni bir siyasi otorite ortaya çıktı. Meclisin reform talepleri karşısında saray çevrelerinin gösterdiği direniş, Paris'te toplumsal gerilimi artırdı ve 14 Temmuz 1789'da Bastille'in ele geçirilmesi devrim sürecinin dönüm noktalarından biri hâline geldi. 1789 yazında köylü ayaklanmaları ile soyluların büyük bölümü kırsalda otoritelerini yitirdi. Ulusal Meclis, feodal ayrıcalıkları kaldırarak köylülerin yükümlülüklerini yeniden düzenledi. Aynı yıl kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Fransa'da yaşayan vatandaşların, kadınların ve kölelerin haklarını genişletti. Aynı zamanda bildiri, eşitlik, ifade özgürlüğü, halk egemenliği ve temsili hükûmete dayalı bir sistem kurmayı taahhüd ediyordu. Krallık hâlen resmen varlığını sürdürse de siyasi otorite artık büyük ölçüde meclise geçmişti. 1791 Anayasası Fransa'yı anayasal monarşi hâline getirdi. XVI. Louis, yürütme yetkisini korumakla birlikte meclisin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Ancak reformların kapsamı ve monarşinin geleceği konusundaki tartışmalar ülke içinde siyasi kutuplaşmayı artırdı.

İmparatorluk yönetimleri ve monarşiler, Fransa'daki devrimin yayılmasından çekiniyorlardı. 27 Ağustos 1791'de yayımlanan Pillnitz Bildirisi'nde Kutsal Roma İmparatoru II. Leopold ve Prusya Kralı II. Frederick William, Fransız monarşisine desteklerini açıkladılar. Nisan 1792'de yeni seçilen Yasama Meclisi, Fransız göçmenlerin anti-devrimci ittifaklar kurduğuna inandığı Avusturya ve Prusya'ya 20 Nisan 1792'de savaş ilan etti. Başlangıçta dağınık durumda olan Fransa, Prusya ve Avusturya kuvvetleri karşısında yenilgiler yaşadı. Bu sırada aşırı Jakobenlerin önderliğindeki bir grup isyancı, 10 Ağustos 1792'de Tuileries Sarayı'nı bastı ve monarşi fiilen çöktü. Eylül 1792'de Valmy Muharebesi'ndeki Fransız zaferi, devrimcilere olan güveni artırdı. Ardından Yasama Meclisi'nin yerini Ulusal Konvansiyon devraldı. Ulusal Konvansiyon, monarşinin kaldırıldığını ve Fransız Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti. Kısa süre sonra Fransa, Belçika'yı ve Almanya'nın Ren bölgesini işgal etti.

Devrim büyüdükçe Ulusal Konvansiyon içinde farklı hizipler oluşmaya başladı. Bunlardan biri, entelektüel ve avukat olan ve Jakobenlerin üyesi Maximilien de Robespierre tarafından yönetilen Montagnardlardı. Karşılarında ise radikal politika ve ekonomik değişikliklere direnen ve krala yakın olan Jirondenler vardı. Jirondenlerin itirazlarına rağmen Ulusal Konvansiyon, Kral XVI. Louis ve ailesini yargıladı. XVI. Louis 21 Ocak 1793'te, eşi Marie Antoinette ise Ekim ayında giyotinle idam edildi. Eski rejimin sınıfsal yapısı dağıtıldı, feodal sistem kaldırıldı, kilisenin siyasi gücü sınırlandırıldı ve ülke merkezi bir ulus-devlet modeline yöneldi. Kralın idamının ardından, çeşitli Avrupa güçleriyle yürütülen savaş ve Ulusal Konvansiyon içindeki yoğun bölünmeler, Fransız Devrimi'ni Terör Dönemi olarak bilinen en şiddetli ve çalkantılı aşamasına taşıdı.

📚 Kaynak: Bu içerik Vikipedi (Wikipedia)'den alınmıştır. İçerik CC BY-SA lisansı altındadır.
← Tüm Kişiler