Türkiye'de mimarlık
Türkiye'nin mimari geçmişine genel bir bakış
Türkiye'nin kurulduğu ilk yıllarda yaygın ve etkili olan bir sivil toplum örgütlenmesi ve devlet alanı dışında mimariye destek verecek özerk bir burjuvazi yoktu. Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu döneminde elitist içeriğe sahip olup, sadece saraya bağlı olan mimarlar; yeni dönem de aynı üslupla devlet yönetimine bağlı kaldılar. Bu durum 1950'lerden itibaren değişmeye başladıysa da özel sektörün gelişmesi ve mimarlık alanına yön verip, hâkim olmaya başlaması çok daha sonraları gerçekleşti.
Türkiye'deki mimarlık, ilk dönemlerinde Osmanlı mimarisinden oldukça etkilendi. Özellikle 1920'li yıllara hakim olan Birinci Ulusal Mimarlık Akımında bu etkileri gözlemlemek mümkündür. 1930'lu ve 1940'lı yıllarda yabancı kökenli (ağırlıklı olarak Almanya, Avusturya ve İsviçre'den) mimarların Türkiye'ye çağrıldığı ve onlara farklı amaçlar için ağırlıklı olarak kamu yapıları inşa ettirildiği gözlemlenmektedir. II. Dünya Savaşı ve sonrası, yani Türkiye'nin dış dünyadan izole olduğu 1940'lı yıllarda başlayıp 1950'lere kadar süren dönemde İkinci Ulusal Mimari Akımı etkili oldu. Bu dönemin sona ermesi ile Türkiye'de tek parti iktidarının sona ermesi birbiri ile paralel dönemlerdir. Türkiye'de mimarlık uygulamaları, yurt dışında gelişen modern ve postmodern mimarlık akımlarından etkilenmişse de özellikle 1970'li yıllara kadar ağırlıklı olarak yerli ve ülkeye özgü bir mimarlık kültüründen söz etmek mümkündür. İlk dönemlerinde müteahhitlerin ve devletin etkisinin olduğu Türkiye'de mimarlık sürecinde, 1980'lerden itibaren özel sektörün ağırlığı arttı.
Türkiye'de yapılar tasarlama ve uygulama fırsatı bulan mimarlar “kültürel kimlik” ve “kent kimliği” sorularına farklı bağlamlarda ve farklı zamanlarda cevaplar aramışlarsa da; Türkiye'de mimarlık incelenirken dikkate alınması gereken en önemli hususlardan biri de bu süreç ile paralel gelişen ve tüm kentlerin görünür kimliğini etkileyen başka bir yapı pratiğinin, yani gecekondulaşma ve çarpık kentleşmenin şehirlere hâkim olmasıdır.
1920'li ve 30’lu yıllar: Birinci Ulusal Mimarlık Akımı ve modernizm
1923'te yeni kurulmuş bir devlet olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin mimarlık anlayışına, gerek dönemin toplumsal ve siyasal gelişmeleri, gerek kimlik arayışları; özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde gelişmeye başlayan milliyetçilik akımı etki etti. Bunun sonucu ortaya çıkan mimarlık üslubuna Birinci Ulusal Mimarlık Akımı adı verildi. Ancak bu dönemde modern mimari üsluplara uygun yapılar da inşa edildi.
1930'lu yıllar, mimarlık eğitiminin yeniden yapılandırılması, mimarlık eğitiminde kurumsallaşma ve Türkiye'de ilk düzenli mimarlık dergisi olan Arkitekt’in çıkması bağlamlarında önemlidir. Zeki Sayar, Abidin Mortaş ve Abdullah Ziya Kozanoğlu tarafından 1931 yılında yayına Mimar dergisi olarak başlayan sonra Arkitekt ismini alan bu yayın, 1981 yılına kadar yayınlanmaya devam etti.
Dönemin mimarlıkla ilgili önemli gelişmelerinden birisi, 1926 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin İstanbul’un Fındıklı semtinde yer alan Cemile Sultan Sarayı'na taşınması ve Güzel Sanatlar Akademisi olarak eğitim vermeye başlamasıydı. O döneme kadar Rönesans ve Osmanlı mimarisi alanlarında eğitim veren bu okulda, 1926 yılından itibaren modern mimari bazlı eğitim verilmeye başlandı. Dönemin kayda değer önemli gelişmelerinden birisi de Türkiye’nin ilk kadın mimarı olan Leman Cevat Tomsu'nun 1934 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmasıydı.
Birinci Ulusal Mimarlık Akımı
Mimar Kemaleddin ve Vedat Tek'in öncülüğünü yaptığı ve ilk aşamada "Neoklasik Türk Üslubu" ya da "Milli Mimari Rönesansı" denilen ama sonraları "Birinci Ulusal Mimarlık Akımı" adı verilen bu mimari üslubun en belirgin özelliği hem yerel hem de klasik Osmanlı yapılarında yer alan mimari öğelere ve süslemelere yer verilmesiydi. Klasik Osmanlı mimarisinden farklı olarak eskiden sadece dinî yapılarda kullanılan kubbe, saçak gibi mimari öğeler Birinci Ulusal Mimarlık Akımı döneminde her türlü kamu yapılarında sıklıkla kullanıldı. Ancak bu akımın etkisi sadece kamu binaları ile sınırlı kaldı. Bu akıma "Osmanlı Canlandırmacılığı" ve "Yeni Osmanlıcılık" gibi adlar da verildi.
Modern formların varlık nedeni olduğu iddia edilen yeni sınai yapı üretimi yöntemleri (inşaat malzemelerinin prefabrikasyonu ve seri üretimi, beton, çelik, cam ve yeni sentetik malzemeler gibi bileşenler), erken cumhuriyet döneminde Türkiye'de hemen hiç bulunmuyordu. Düz çatılar inşaat sanayiinin durumu ve ileri yalıtma tekniklerinin olmayışı, hele Ankara ve İstanbul da dâhil kuzey bölgelerinin iklim koşulları göz önünde bulundurulduğunda ne "mantıklı"ydı ne de "ekonomik". Yaygın inşaat tarzının hâlâ tuğla ya da taştan yapılan geleneksel taşıyıcı inşaatla sınırlı olduğu bir zamanda, büyük açıklıklar ve geniş konsollar hiç de "rasyonel" olmuyordu. Sonuçta, erken cumhuriyet dönemine belirgin mimari karakterini veren ünlü modern binalar, çoğunlukla, "uluslararası üslup" modernizminin estetik kurallarına verilen biçimsel ödünler olarak yapılmıştı. Çoğu durumda, modern formlar (teraslar, konsollar, yuvarlak köşeler, sürekli dış denizlikler) ile geleneksel malzemeler, geleneksel inşaat yöntemleri ve geleneksel simetri ve orantı anlayışlarının yan yana kullanıldığı melez binalardı bunlar.
—Arkitera Diyalog Buluşmaları, Modernizm ve Ulusun İnşası, Sibel Bozdoğan, 2003Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın temsilcileri başta Mimar Kemaleddin ve Vedat Tek olmak üzere Arif Hikmet Koyunoğlu, Ali Talat Bey ve Giulio Mongeri'dir. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı örnekleri arasında Mimar Kemaleddin'in İstanbul'da inşa edilen Kamer Hatun Camii, Tayyare Apartmanları ve Ankara'daki Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları merkez binası verilebilir. Mimar Kemaleddin Bey tarafından tasarlanan ve 1926 ile 1927 yıllarından inşa edilen II. Vakıf Apartmanı Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi'nin diğer bir eseridir ve hâlen Devlet Tiyatroları'na hizmet vermektedir. Vedat Tek'in tasarımları arasında ise İstanbul Sirkeci'de yer alan Büyük Postane ve Haydarpaşa Vapur İskelesi yer alır. Arif Hikmet Koyunoğlu'nun uygulanmış projeleri arasında Ankara'da inşa edilen Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi (1927-1930) ve Ankara Etnografya Müzesi (1925-1928) yer almaktadır. Giulio Mongeri’nin Ankara'da inşa edilen Birinci Ulusal Mimarlık Akımı örnekleri arasında Ulus’ta yer alan Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü Binası (1926) ile Osmanlı Bankası (1926) ve Türkiye İş Bankası (1928) binaları yer almaktadır. Ayrıca Ali Talat Bey tarafından tasarlanmış olan Beşiktaş İskelesi ve Kuzguncuk İskelesi de dönemin uygulamalarındandır.
Erken cumhuriyet dönemi modernizmi
1930’lu yıllarda inşa edilen ve Ulusal Mimarlık Akımı içinde kabul edilmeyen yapılar da inşa edildi. Bu gruba giren, hem geleneksel öğeleri hem de modern mimarlık unsurlarını içeren projelerden birisi Ankara Garı idi. Şekip Akalın tarafından tasarlanan ve 1935 ile 1937 yılları arasında inşa edilen bu gar binası 1891 yılında yapılan ve dönemin taleplerine artık yetersiz gelen eski gar binasını yerine inşa edildi. 1930’lu yıllarda yaygın olan mimari uygulamaların Ankara’daki ilk örneklerindendir.
Paolo Vietti-Violi tarafından tasarlanan ve Türkiye’nin ilk stadyumu olma unvanına sahip 19 Mayıs Stadyumu ise 1934 ile 1936 yılları arasında Ankara’da inşa edildi. Seyfi Arkan tarafından tasarlanan ve 1935 yılında inşa edilen Florya Atatürk Deniz Köşkü de 1930’lu yılların modernist mimarisi özelliklerini yansıtmaktadır. Günümüzde bu yapı Millî Saraylar Daire Başkanlığına bağlı saraylardan birisidir.
Theodor Jost ve Robert Oerley tarafından tasarlanan ve 1927 ile 1932 yılları arasında inşa edilen Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü dönemin sağlık yapılarından birisidir. Theodor Jost’un tasarladığı ilk bölüm düz çatılı kübik hacimlerden oluşurken, Rober Oerley’in eklemeleri ve genişleme projesi sırasında çatılar değiştirildi. Yapının girişinde bulunan demir ızgara ve giriş üzerindeki kadın sporcu rölyefi, 1930’lu yılların modernizm stilinin özelliklerini yansıtmaktadır.
1940'lı yıllar
Yeni kurulan bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentinin Ankara olması nedeniyle bu şehirde yeni idari binaların inşa edilmesi ihtiyacı doğdu. İhtiyaç olmasına rağmen yeterli sayıda yerli mimar olmaması nedeniyle 1927'den itibaren Avrupa'dan gelen mimarlara bu projelerin bir kısmı yaptırıldı. Almanya, Avusturya, Fransa ve İsviçre'den gelen toplam 40 mimar ve şehir plancısı 1924 ile 1942 yılları arasında Türkiye'de birçok projeye imzalarını attılar. Bu mimarlar ve şehir plancıları arasında Gudrun Baudisch, Rudolf Belling, Paul Bonatz, Ernst Arnold Egli, Martin Elsaesser, Anton Hanak, Franz Hillinger, Clemens Holzmeister, Werner Issel, Hermann Jansen, Theodor Jost, Heinrich Krippel, Carl Christoph Lörcher, Robert Oerley, Bernhard Pfau, Bruno Taut ve Josef Thorak yer almaktaydı. Cumhuriyet'in kuruluşundan başlayıp 1940'lara kadar devam eden, hatta daha sonrasında projelerin sürdüğü bu dönemi Avrupa avangardı olarak niteleyen mimarlık eleştirmenleri vardır.
Bu döneme hâkim olan yabancı mimarların ağırlıklı olarak Orta Avrupa'dan (Avusturya ve Almanya) gelmeleri nedeniyle, o dönemde yaygın olan neo-klasik akım da mimari üslup olarak uygulamalara yansıdı. Bu dönemde inşa edilen yapılara bakıldığına ağırlıklı olarak simetrik planlara sahiptirler. Ağır basan diğer mimari özellikler de yalın ve simetrik cepheler, seri şekilde kendini tekrarlayan pencereler, neo-klasik üslupta yaygın bir tasarım olan anıtsal boyutta merdivenler ve sütunlu giriş düzenlemeleridir. Dönemin önemli eserleri arasında Çankaya Köşkü’nün bir parçası olan Pembe Köşk (Gudrun Baudisch ve Clemens Holzmeister; 1930–1932), Opera Sahnesi (Paul Bonatz; 1946–1947), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (Bruno Taut, 1937), TBMM binası (Clemens Holzmeister, 1938–1963), Yargıtay binası (Clemens Holzmeister, 1933–1935) yer almaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının inşaatına da bu dönemde başlandı. Clemens Holzmeister’in mimari tasarımını gerçekleştirdiği bu yapı Hermann Jansen tarafından hazırlanan Jansen planına göre Çankaya yolu ile Dikmen arasında kalan ve Devlet Mahallesi denilen alandaki en yüksek noktada inşa edildi. TBMM binasının resmen açıldığı 6 Ocak 1961 tarihinden 4 yıl sonra 1965 yılında çevresinin peyzaj düzenlenmesi için bir yarışma açıldı. Türkiye’de peyzaj mimarlığı alanında ilk yarışma niteliğini taşıyan bu yarışmanın sonunda ziraat mühendisi olan Yüksel Öztan’ın tasarımı birinci oldu.
Dönemin modern mimarlık akımlarının Türkiye’deki mimarlık uygulamalarına etkileri çok yaygın olmasa da, özellikle uluslararası üslup stilindeki birçok yapı 1930’lu ve 1940'lı yıllarda inşa edildiler. Bu tarzda inşa edilmiş yapılar arasında İstanbul Üniversitesi Gözlemevi (Arif Hikmet Holtay, 1934), Florya Deniz Köşkü (Seyfi Arkan, 1934), Taksim Belediye Gazinosu (Rüknettin Güney, 1938) ve Yalova Termal Oteli (Sedad Hakkı Eldem, 1935-1938) yer almaktadır.
Döneme ait farklı uygulamalar da mevcuttur. Örneğin Mersin Halkevi binası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki bir devlet örgütlenmesi olan halkevi mimari tekniklerinin sergilendiği bir yapıdır. Türkiye’de inşa edilen en büyük halkevi olan bu yapı, ayrıca ülkede ilk kez döner sahne teknolojisinin kullanıldığı mekânlardan birisidir. Ertuğrul Menteşe tarafından tasarlanmış olan yapı kompleksi 1944 ile 1946 yılları arasında tamamlandı.
İkinci Ulusal Mimarlık Akımı
II. Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik olumsuzluklar, savaş dolayısıyla yurtdışından gerekli yapı malzemelerinin getirilememesi gibi zorlukların yaşandığı ve 1940'lı yıllarda başlayıp 1950’lerde de devam eden bu döneme İkinci Ulusal Mimarlık Akımı denmektedir. Bu dönemi "Yeni Yöreselcilik" olarak niteleyen mimarlık eleştirmenleri de vardır.
Her millî mimari fenadır fakat her iyi mimari millîdir.
—Bruno Taut, Mimari Bilgisi, 1938Bu dönemde tıpkı Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nda olduğu gibi Osmanlı mimarisi ve özellikle Selçuklu yapılarının mimari özellikleri baz alındı. Bu iki mimari anlayışa ek olarak Türk konut mimarlığının özellikleri de bu akımın uygulayıcıları tarafından kullanıldı. Ağırlıklı olarak klasik Osmanlı formlarını kullanan Birinci Ulusal Mimarlık Akımı zamanında zamanının gerisinde kaldığı eleştirileri almış olsa da, İkinci Ulusal Mimarlık Akımı bu şekilde bir eleştiriye pek maruz kalmadı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi modern mimarinin öğelerinin ikinci üslupta daha yaygın kullanılmasıydı. Kolay monte edilebilen hafif taşıyıcı sistemler ve mekânlara daha fazla güneş ışığı sağlayan geleneksel ahşap ev mimari öğeleri, İkinci Ulusal Mimarlık Akımı uygulayıcıları tarafından sıklıkla kullanıldı.
1930'ların ortalarına doğru Batı ülkelerinde de olduğu gibi modern mimari yerine tarihle kurulan ilişkinin öne çıktığı görülüyor. Mimarlık tarihçileri bu dönemi 2. Ulusal Mimarlık Akımı diye tanımlıyor. Türkiye'ye yansıyan bu akımda o dönemde Almanya'nın Türkiye'yle arasının iyi olmasının ve Almanca konuşan mimarların etkisinin olduğunu söylemek mümkün... Bu dönemde Türkiye'de de geleneksel ögelerden yararlanıldığı görülüyor. Ulusal mimarlığın ancak geçmişten gelen geleneksel köklerle yaratılabileceği düşünülüyor. Ulusal mimarlık politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel oluşumların özgün bağlamında sürekli değişen bir süreçte tekrar üretiliyor ve bilimsel ve biçimsel sınırlamaların yerine ancak bu tür bağlamsal bir çerçevede yorumlanabiliyor. Ulusal kimliğe yüklenen tüm anlamlara rağmen mimari üretim aslında uluslararası bir karaktere sahip. 1930'ların ve 1940'ların mimari üretimi ulusalı yaratma çabasının aslında ne kadar uluslararası bir çaba olduğunu açıkça örnekliyor.
—2 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen "Türkiye'de Ulusalcılık ve Mimarlık" adlı sempozyumda Doç.Dr. Elvan Altan Ergut’a ait "Ulusalcılığın Çeşitlenen Yüzleri ve Mimarlık" başlıklı konuşmasından alıntı.1940'lı yıllarda dünyada da yaygınlaşan milliyetçilik akımlarının etkisiyle yerini daha ulusal akımlara bırakması hususu ile ilgili en somut örneklerden birisi Ankara'da yer alan eski Sergi Evi'dir. Şevki Balmumcu tarafından 1933 ile 1934 yılları arasında inşa edilen Sergi Evi, özgün hâliyle Sovyet Yapısalcılığı stiline yakın bir tasarım idi. Başka yorumlara göre bu tasarım aslında De Stijl stilinde bir yapı idi. Ancak yapı Paul Bonatz tarafından yeniden tasarlandı ve Opera Sahnesi olarak 1948'de tekrar kullanıma açıldı. Günümüzde Ankara'da kullanımda olan tek opera salonu olan bu binanın ilk modernist çizgileri tamamen klasikleştirilmiş, revaklar, takılar ve süsler ile İkinci Ulusal Mimarlık Akımı üslubuna uygun hale getirildi.
İkinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın temsilcilerinin başında Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat gelmekteydi. Ayrıca Bruno Taut da bu akımla özdeşleştirilmiş tasarımlar gerçekleştirdi. Sedat Hakkı Eldem ile Emin Onat'ın birlikte yaptığı tasarımlar arasında en tanınmışı İstanbul Üniversitesi'ne ait Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi binaları (1944-1952) ve İstanbul Adalet Sarayı (1949) binasıdır. İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi yapılarının en belirgin özellikleri simetriye önem vermesi ve anıtsal olmalarıdır. Bu yönüyle dönemin totaliter rejimlerinin sonucu olan Faşist mimarisi veya Nazi mimarisi öğelerini taşısa da, saçakları gibi bir takım mimari öğeleri ile Osmanlı konut mimarisine referans vermektedir. İstanbul Adalet Sarayı projesi ise her ne kadar modern mimarlığın özelliklerini taşıyan bir yapı olsa bile yine de İkinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın en son uygulanmış örneği olarak da kabul edilmektedir.
Doğan Erginbaş, Ömer Güney ve İsmail Utkular’ın ortak tasarladığı bir proje olan ve Şişli’de yer alan İstanbul Radyoevi (1945) bu akıma örnek başka bir yapıdır. İkinci Ulusal Mimarlık Akımı’nda yaygın olan simetri kullanımı ve anıtsallık kavramlarınının uygulandığı daha anıtsal iki örnek mevcuttur. Bunlarda ilki Feridun Kip, Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular’ın tasarladıkları ve 1954 ile 1960 yılları arasında inşa edilen Çanakkale Şehitleri Anıtı’dır. Diğeri ise Emin Halid Onat ve Ahmet Orhan Arda tarafından tasarlanmış olan 1944 ile 1953 yılları arasında inşa edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrinin yer aldığı Anıtkabir’dir.
Dönemin üslubunu yansıtan diğer örnekler Sedad Hakkı Eldem tarafından 1939 yılında tasarlanmış Uluslararası New York Sergisi'ndeki (EXPO 39 New York) Türkiye Pavyonu ve Vasfi Egeli tarafından tasarlanıp 1945 ile 1949 yılları arasında inşa edilmiş Şişli Camii’dir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem
Her ne kadar İkinci Ulusal Mimarlık Akımı 1950'li yılların sonlarına kadar etkisini sürdürmüşse de, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle bu akımın etkileri de azaldı. Gerek savaşın sona ermesiyle yapı malzemelerinde mevcut olan kısıtlamaların kalkması, gerekse yurt dışına giden Türk mimarların yurda geri dönmeye başlamaları bu dönemdeki değişikliklerin başta gelen sebeplerindendi. Ayrıca cumhuriyetin ilan edildiği ilk dönemlerde kurulmuş mimarlık fakültelerinin mimar mezunlarını vermeye başlamaları ve sayılarının artması da değişimin diğer nedeniydi. Önceki dönemler gibi belirgin mimari üsluplarla tanımlanması pek mümkün olmayan 1950'li yıllarda farklı mimarlar farklı mimarlık anlayışlarına göre eserler inşa ettiler.
—Küratörlüğünü Uğur Tanyeli ile Atilla Yücel'in yaptığı, Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar başlıklı "İkiz Arşiv - Sergi"de Atilla Yücel tarafından yapılan konuşmadan alıntı50’ler modernizmi Türkiye’nin kültür yaşamında bir dönemin ifadesi olarak çok önemli. Bu sadece mimaride değil, sanatta, kültür etkinliklerinde de önemli bir dönüşüm dönemi. 40’ların daha milliyetçi, daha farklı bir döneminin ardından veya 30’ların daha temkinli modernizminin ardından 50’ler tabiri caizse Avrupa’nın yaşadığı ifade biçimlerini, hayatını, deneyimini daha “damardan” yaşayan bir dönemi ifade ediyor.
Ayrıca soğuk savaş döneminde Türkiye'nin NATO cephesinde yer almasıyla ve benimsenmeye başlanan liberal ekonomik modelin yol açtığı değişimler Türkiye'deki mimarlık için de bir dönüm noktası oldu. Özel sektörün yavaş yavaş ön plana çıkmaya başladığı bu dönemden itibaren ofis yapıları gibi binalar mimarlık gündeminde daha fazla yer etmeye başladı.
Türkiye'de mimarlık eğitiminde dönüm noktalarından birisi ODTÜ bünyesinde bir mimarlık fakültesinin 1956 yılında kurulmasıydı. Böylelikle ilk defa İstanbul dışında mimarlık eğitimi veren bir fakülte kuruldu.
Mimarların örgütlenmesi
Mimarların örgütlenmeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından öncesine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Saraya Bağlı Mimarlar anlamında gelen Hassa Mimarlar Ocağı, bu topraklar üzerindeki ilk mimarlık örgütlenmesiydi. Modern anlamda bir mimarlar birliği 1908 yılında Mimar Kemaleddin Bey'in öncülüğünden kurulan Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti'ydi. Ayrıca 1909 yılından itibaren özellikle İstanbullu mimarlar Güzel Sanatlar Birliği altında örgütlendiler. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından 1928 yılında kurulan Türk Mimarlar Cemiyeti (sonradan Mimarlar Derneği olarak ismini değiştirdi) Türkiye'de mimarların dernek statüsündeki ilk örgütlenmeleriydi.
Ancak mimarların örgütlenmesindeki en önemli dönüm noktası 1954 yılında kurulan Mimarlar Odası’ydı. Mimarlar Odası ilk kurulduğunda sadece Ankara, İstanbul ve İzmir Şubeleri’ne sahip iken, 1960'lardan itibaren temsilciliklerin sayısı arttı ve 1980’lere gelindiğinde bu temsilciliklerin çoğu şubelere dönüştü. Mimarlar Odası kurulduğundan beri hem mimarlık mesleğinin hem de mimarların sorunlarını, bunlara paralel olarak Türkiye’deki mimarlık ve kentleşme sorunlarına çözümler aramaktadır.
1950'li yıllardaki nitelikli mimarlık uygulamaları
Bu dönemin en tanımış örneklerinden birisi Amerikalı bir mimarlık firması olan Skidmore, Owings and Merrill (SOM) tarafından tasarlanan; yerel danışmanlığının da Sedat Hakkı Eldem tarafından yapıldığı Elmadağ ile Harbiye arasında yer alan, 1955’te açılan, Türkiye’nin ilk 5 yıldızlı oteli olan İstanbul Hilton Oteli’dir. Bu yapı Türkiye’de uluslararası stilin önemli örneklerinden birisi olarak nitelendirilmektedir. Ancak İkinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın temsilcilerinden birisi olan Sedat Hakkı Eldem’in bu yapı için SOM ile birlikte tasarım yapması bazı mimarlar tarafından “kimlik sapması” eleştirilerine neden oldu. Ayrıca bu proje 1950'lerden itibaren Türkiye'de etkisini daha da göstermeye başlayan, başta ABD olmak üzere, Batı kökenli modern mimari akımların önemli sembollerindendir.
Bu döneme has başka bir örnek de 1953 yılında inşa edilen ve ulusal mimarlık yarışmasında birincilik ödülünü kazanan Nevzat Erol'un tasarladığı İstanbul Belediye Sarayı'dır. Tıpkı İstanbul Hilton Oteli gibi bu yapı da uluslararası üslup akımının örneklerindendir. Mimari tarz olarak Güney Amerikalı mimarlardan birisi olan Oscar Niemeyer'ın Brezilya'nın başkenti Brasilia'daki tasarımlarından etkilenen bu yapının belirgin mimari özelliklerinin başında prizmatik kitleleri ve bunların üzerlerine konan eğrisel plastik kütlelerin kullanılması gelmektedir.
Bu dönemin diğer uygulamalarından birisi de Ankara'da yer alan Kızılay Emek İşhanı'dır. Enver Tokay tarafından tasarlanan ve 1959 ile 1965 yılları arasında inşa edilen bu yapının Türkiye mimarlık tarihinde ayrıca önemi vardır. Uluslararası üslup tarzında Ankara'da inşa edilmiş ilk yapı olmasının yanı sıra rasyonalizm üslubunun da Türkiye'deki ilk örneklerindendir. Bu yapıyı Türkiye mimarlık tarihinde önemli kılan başka bir faktör ise, 24 katlı olması ve 76 metreye yüksekliği ile ülkede inşa edilen ilk gökdelen olmasıdır.