Antalya
Antalya ilinin merkezi olan şehir
Antalya, 1980 yılından sonra uygun iklim koşulları ve turizm nedeniyle hızla gelişmiş ve buna paralel olarak günümüzde Türkiye'nin en kalabalık beşinci ili olmuştur. Antalya'da ekonomik hayat büyük oranda ticaret, tarım ve turizme dayalıdır.
Antalya ilinin kapsadığı bölge tarih öncesinden günümüze dek pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve Türkiye'de en çok antik kent bulunan ildir. Sırasıyla Likyalılar, Lidyalılar, Pamfilyalılar, Bergamalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı, Osmanlılar ve son olarak Türkiye Cumhuriyeti hâkimiyetinde bulunan Antalya bu medeniyetlerin hiçbirine başkentlik yapmamıştır.
Antalya, 2015 yılında G20 Zirvesi'ne ve 2016 yılında ise Expo 2016'ya ev sahipliği yapmıştır.
Antalya'nın simgeleri arasında Saat Kulesi ve Kaleiçi Bölgesi yer alır.
Antalya il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 49 metredir.
Antalya il merkezinin yüzölçümü ortalama 20,909 km²dir.
Köken bilimi
Helenistik dönemde Bergama Kralı II. Attalos (MÖ 159-138), askerlerine "Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun" der. Askerlerinin gösterdiği yer olan bugünkü Antalya'yı beğenen II. Attalos, bölgenin stratejik önemini dikkate alarak buraya bir liman şehri kurdurur ve kenti kendi adına “Ataleia” olarak adlandırır. Şehrin adı eski Arap kaynaklarında “Antaliye”, Türk kaynaklarında ise “Adalya” olarak anılır. Yerleşme, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “Antalya” olarak adlandırılmıştır.
Antalya adı, biyolojide takson isimlerinde antalyaensis, antalyensis, antalyanus, antalyana biçimlerinde kullanılır.
İlk Çağ öncesi
Anadolu'da insana ait bilinen en eski yerleşim alanlarından biri, Antalya kent merkezinden yaklaşık 30 km kuzeybatıda, Korkuteli yolu üzerinde, Toros Dağlarının Akdeniz'e bakan yamaçlarında bulunan Karain Mağarası'dır. Tarihlendirilmesi günümüzden yaklaşık 500 bin yıl öncesine, başka bir deyişle Eski Taş Çağı'nın ilk dönemlerine aittir. Bu dönem, günümüzden 2 milyon ile 140 bin yıl öncesi arasındaki evreyi içerir. Karain'de mağara adamlarına (homo sapiens neandertalensis) ilişkin kemik kalıntıları da ele geçmiştir. Bu kalıntılar, tüm Anadolu'da ele geçen en erken fosil kalıntılarıdır.
Bölgenin en eski tarih öncesi dönem buluntularını içeren Karain Mağarası, Eski Taş Devri ve Cilalı Taş Devri'nden, Beldibi Mağarası ise Orta Taş Çağı'ndan veriler sunar. Bademağacı Höyüğü'nde yapılan kazılarda Cilalı Taş Çağı yerleşimlerine, buluntularına ve insanın yerleşik hayata geçişinin ilk izlerine rastlanır. Bunlara Karataş, Semahöyük'te yapılan kazılarla elde edilen Erken Tunç Çağı bulguları da eklendiğinde, bölgede Eski Taş Çağı'ndan günümüze kadar kesintisiz bir uygarlık vardır.
İlk Çağ dönemi
Antalya Bölgesi'nin yakın tarihi, bölgede 1946'dan önce yapılan kazılardan önce karanlıktı. Hititlerin çivi yazılı belgelerinde, adı geçen Ahhiyava ve Arzava ülkelerinin Pamfilya olduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir. Bu bölgedeki araştırmalar ve buluntuların ortaya çıkması ve eldeki verilerle bölgenin karanlık olan bu dönemi de aydınlanmaya başlamıştır.
Hititler dönemi
Anadolu'da ilk siyasi birliği sağlayan Hitit Devleti'nin kurulduğu dönemde yazı, Anadolu'ya henüz yeni gelmişti. Anadolu'nun ortasında kurulmuş olan Hitit Devleti'nin dönemi, başlangıçta Antalya için sessiz ve karanlık geçti. Bölgenin tarih sahnesine çıkışı Hitit krallarının Batı Anadolu seferleri düzenlemesiyle başladı. Bugünkü Antalya il sınırları içinde kalan Perge, Kesros, Patara gibi eski coğrafya adlarının Hitit Çağı'na ait olduğu, MÖ 1267-1237 yılları arasında hüküm sürmüş Hitit Kralı III. Hattuşili'nin yıllıklarından anlaşılmaktadır. Konya'nın Yalburt'unda bir Hitit hiyeroglifinde Patara'nın "Pataf" biçiminde geçmesi, bu aydınlanmayı güçlendiren bir buluntudur. Buradan, Hititlerin ‘Lukka ülkesi’ adını verdikleri Akdeniz sahiline kadar uzandıkları anlaşılmaktadır.
Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasının sebebi olan deniz kavimleri göçü sırasında bir kısım Akalılar'ın bu bölgeye göç ettiklerinden Yunan mitolojisinde söz edilir. Truva Savaşları'ndan sonra bazı Aka boyları, Amphilokhos, Kalkhas ve Mopsos'un idaresinde Pamfilya'ya geldikleri; Perge, Sillyon, Aspendos ve Selge'yi kurdukları söylenmekle birlikte son bilimsel veriler bu kentleri yörenin yerli halkının kurduğunu göstermektedir. Bu Perge'nin Parha, Aspendos'un Estvedüs, Selge'nin Estlegiis, Silyon'un Selyuüs adlarından da bellidir.
Bölgeye Pamfilyalılar yerleşmeden önce, MÖ 7. yüzyılda kısa bir süreliğine Rodoslular ve Dorluların Kumluca ve Phaselis (Çıralı) bölgesini kolonileştirdiği Eski Yunan kaynaklarında geçmektedir. Kumluca yakınlarında bulunan Rhodiopolis kenti bunun bir kanıtı sayılmaktadır.
Likya ve Pamfilya dönemi
Antalya ili, tarihteki antik bölgelerden batı Pamfilya'nın güneydoğu ucunu ve doğu Likya'yı içine almaktadır.
Günümüz Antalyası'nın batı sınırları içinde yerleşen Likyalıların kökenleri tartışılmakla birlikte, Hitit ve Antik Mısır kaynaklarında (MÖ 2000) Lukki veya Lukka adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Bu kavim, kendilerini Termili olarak adlandıran Akdeniz kıyılarımızdaki güçlü komşuları Luvilere akrabalıkları ile bilinen Likya ulusundan olması kuvvetli ihtimaldir.
Sınırların nereleri olduğu üzerinde pek çok tartışma olan Pamfilya bölgesinin büyük bölümü günümüzdeki Antalya'nın içindedir. Kelime anlamı olarak “Tüm halklardan olan insanların yaşadığı memleket, Irkların ülkesi anlamlarına gelen Pamfilya'da isminden dolayı pek çok kavmin bir arada yaşadığı düşünülmektedir. Syedra kentinde ele geçen bir kehanet yazıtında “karışık milletlerin ülkesinde yaşayan siz Syedra Pamfuliyalıları...” denmektedir ki, bu yazıt da kentin toplumsal yapısı hakkında bilgi vermektedir.
Pamfilya Helenleri, karşılaştırmalı dil bilimi yöntemlerine göre, Anadolu'daki en eski Helen gruplarından birini oluşturmuşlardır. Bunların dilinde Mukenlerin ve Dorların dil özelliklerinden bazılarına rastlanmaktadır. Bu nedenle MÖ ilk bin yılın başlarında Anadolu'ya göç etmiş oldukları kabul edilmektedir. Bunlar Anadolu'da karşılaştıkları insanlarla iç içe geçmiş, onların inanç ve çeşitli kültürel özelliklerinden etkilenmişlerdir.
Yalnızca bu Helenlerin değil, genel olarak Pamfilya'da yaşayan diğer halkların da erken dönem tarihi hakkında pek fazla belge bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, ilk çağlardan Roma İmparatorluğu çağına kadar temelde halklar ve kültürler çerçevesinde ele alınmış çalışmalarda, bölgedeki Eski Çağ incelemelerinin henüz bir doygunluğa ulaşmadığı bellidir. Özellikle Roma öncesi evre açısından yanıtlanması gereken pek çok soru vardır. Bunların aydınlatılmasında dil incelemeleri büyük bir yer tutmaktadır. Antalya, tüm Anadolu'da en çok yazılı belgenin ele geçtiği yerdir. Bu niteliğiyle Antalya bölgesi tarih, dil ve arkeoloji incelemeleri için önemli bir merkezdir. Son yıllarda Köprüçayı Vadisinde daha önce örneklerine rastlanmamış olan yeni bir dile ilişkin yazılı kanıtlar bulunmuştur. Bu buluntular incelemelerin sanılandan çok daha derinlemesine yapılması gerektiğini göstermektedir
Bergama, Roma ve Bizans dönemleri
Hristiyanlık dininin Anadolu'da hızla yayıldığı MS 5.-7. yüzyıllar boyunca Pamfilya ve Likya, Doğu Roma eyaletleri olarak önemlerini korumuşlar; hatta MS 2. yüzyıldaki parlak çağlarına benzer şekilde imar görmüşlerdir. 7. yüzyılın ortalarında Arapların sürekli yağma ve saldırıları, her iki bölgeye büyük zarar vermiştir. Bu saldırıları durdurmak isteyen Doğu Romalılar, bölgeyi korumak amacıyla özel bir donanma kurmuşlardır. Roma İmparatorluğu'nun bölgeye egemen olmasından sonra, bazı stratejik yerler veya kentler, küçük keşişlikler hâlinde Doğu Roma egemenliği döneminde varlıklarını sürdürmüştür.
Antalya'nın bulunduğu yerde II. Attalos döneminde inşa edilen ilk surların da bu çağda dikildiği bilinmektedir. MS 130 yılında Roma imparatoru Hadriyanus, Antalya seferi sırasında Hadrian Kapısı'nı yaptırmış, surların doğu bölümünü de onartmıştır.
Ayrıca Rodos, Venedik ve Ceneviz korsanlarının talanları, Kıbrıs Krallığı'nın saldırıları, Haçlı Seferleri'ndeki yağmalar ve depremler, bölgenin ekonomik yapısını olduğu kadar kentlerini de yıpratmıştır. Bu sırada özellikle Rodos ve Cenevizliler koruma ve saldırma için, uygun kıyılarda üsler kurmuşlardır. Stratejik konumundan dolayı Antalya, Batı Akdeniz kıyısında kurulduğu tarihten itibaren sürekli istilalara maruz kalmıştır.
Selçuklu dönemi
Konumu bakımından savunma olanakları güçlü olan Antalya, 11. yüzyıl sonlarında Türklerin hakimiyetine geçti. Kent, 1097'de I. Haçlı Seferi'nden sonra yeniden Bizans'ın eline geçti. Türkler, 12. yüzyılın ilk yarısında Antalya önlerine kadar ilerlediler ve bölgede etkili olmaya başladılar. 1148 yılındaki II. Haçlı seferi sırasında buraya gelen Haçlı yazarları, Türklerin şehrin yakınlarına kadar geldiklerini, halkın bu sebeple verimli tarlalarını ekemediklerini belirtir. Bu yüzden şehirdeki halk yiyecek ihtiyacını deniz yolu ile karşılamaktaydı.
Türkler, 1176 Miryokefalon Savaşı'ndan sonra Anadolu'yu yurt edinmeye başladılar. Bu dönemde II. Kılıç Arslan devletinin güçlü temellere sahip olması için çabalıyordu. II. Kılıç Arslan, bunun için oğullarını Anadolu'nun çeşitli yerlerine gönderdi. En küçük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'i de 1180 yıllarında fethettiği Borgulu'daki (şimdiki Uluborlu) kaleye ve civarına melik olarak gönderildi. II. Kılıç Arslan 1182 yılında Antalya'yı kuşatmış, fakat şehri alamamıştı.
5 Mart 1207 tarihinde Antalya Büyük Selçuklu Devleti'nin eline geçti. Şehir teslim alındıktan hemen sonra düzenlemeler yapıldı, tersane inşa edildi ve kuzeyde Uluborlu'da bulunan teşkilatın merkezi Antalya'ya taşındı.
Ancak Antalya'daki ilk Selçuklu egemenliği oldukça kısa sürdü. Denizden yardım alabilecek bir şehirle ilgili deneyimleri olmayan Selçuklular, bir cuma namazı vakti Hristiyanların, Türklerin üzerine saldırıp büyük çoğunluğunu katletmesiyle şehri kaybettiler. Antalya'nın kaybının nedenlerine ilişkin iki görüş bulunmaktadır. Birincisi, Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölmesinin (1211) ardından ve Selçuklu şehzadelerinin taht kavgası sırasında şehrin kaybedilmiş olabileceği; ikincisi 1214'te Antalya yöresinin kumandanı Ertokuş'un uç askeriyle Sinop fethine katılmak üzere gidip şehir askerî bakımdan zayıf kalınca şehrin düşmüş olabileceği olasılığıdır.
Selçuklu sultanı İzzeddin Keykavus, şehri geri almak için yeniden büyük bir sefere girişti. Şehir, 22 Ocak 1216 tarihinde Türkler tarafından yeniden fethedildi. Türklerin güvenliklerini sağlamak üzere şehrin ikamet sahasını ikiye bölen bir koruyucu sur yaptırıldı. Üzerine de bu fethin sebeplerini ve nasıl gerçekleştiğini belirten kitabeler konuldu. Şehri ikiye bölen bu duvara göre batı kesimi Türk ve Müslümanların, doğu kesimi ise Hristiyan ve yerlilerin sahası olacaktı. On sene sonra Antalya, devrin kaynaklarında yer almayan büyük bir imar faaliyeti daha geçirmiştir. Eski surunun 100 metre kadar doğusundan yeni bir sur daha yapılmıştır. Üzerindeki kitabelere göre 1225 tarihindeki bu inşaatın ilk sebebi şehre yeni Türk yerleşmesini sağlamaktır. İkinci sebebinin limanı korumak amacı olduğunu sanılmaktadır.
Bu yıllarda Alâeddin Keykubat, Alaiye'yi fethetmiş, orada önemli inşaatlar yapmıştır. Alaiye'nin de alınmasıyla Selçukluların Akdeniz'de bir deniz birliği kurmaları gerekti. Antalya'da çalıştırılan veya oluşturulan tersane, ilk Türk deniz varlığının oluşmasını sağladı. Hemen ardından Alaiye'de de bir tersane inşaatına girişilerek Akdeniz'deki Türk deniz gücü oluşturuldu. Antalya tersanesinin güvenliğini tam olarak sağlamak amacıyla 1225 tarihinde şehir içinde yeni bir düzenlemeye geçildi. Alâeddin Keykubad, şehrin deniz tarafındaki savunmasını güçlendirmişti. 1243 Kösedağ Savaşı'nı kaybeden II. Gıyaseddin Keyhüsrev, bu defa kara tarafındaki savunmayı 1244'te yaptırdığı burç ile güçlendirdi. Antalya kalesinin iç kalesi Ahmedek, limanın doğu yakasında iken, Türkler iç kaleyi kuzeybatıdaki (bugünkü Tophane) bölgeye taşıdı.
Antalya sonraki tarihlerde de Selçuklu Sultanlarının kışlık payitahtlarından birisi olmaya devam etti. Hatta bazen doğudan gelen Moğollara karşı bir güvenilir yer olarak tercih ediliyordu. Antalya, güneyde Mısır ve Doğu Akdeniz bölgeleriyle ticaret yapan bir yer olarak oldukça etkindi. Devrin kaynaklarından Saltukname'de de Adalya'dan söz edilmektedir. Mevlana, burada çok Hristiyan olduğundan söz ederse de, bu ifadeyi, öteki İç Anadolu şehirlerine göre fazla dediği düşünülmektedir. Çünkü şehrin içindeki ikamet sahalarına göre, Hristiyanlar hiç de aşırı bir çoğunluğa sahip değillerdi. Bununla birlikte, kentte Frenkler de bulunuyor ve Avrupa ülkeleriyle ticaret yapılıyordu.
Anadolu Türk Beylikleri dönemi
Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılış sürecinde İlhanlıların nüfuzu altına girmesiyle, batısındaki uç beyleri bir araya gelerek beylik kurmaya başladılar. Bu sırada 13. yüzyıl başlarında Anadolu Selçukluları tarafından Yalvaç, Borlu ile Eğirdir taraflarına yerleştirilen ve Teke aşiretinin bir kolu olan Türkmenler de 13. yüzyıl sonlarında, Hamid Bey'in torunu ve İlyas Bey'in oğlu Feleküddîn Dündar Bey'in liderliğinde göller havzasında bağımsızlıklarını ilan ederek Hamitoğulları Beyliği'ni kurdular. Dündar Bey, önce Uluborlu’yu, ardından Eğirdir’i beyliğin merkezi yaptı.
Kuruluştan hemen sonra ülkesinin sınırlarını güneye doğru genişleten Dündar Bey, Gölhisar, Korkuteli ve daha sonra memleketin bazı yerlerini gezmeye çıkmış olan Antalya Beyi'nin esir düşmesi üzerine Antalya'yı 1301'de zapt etti. Dündar Bey, Hamitoğulları Beyliği'nin sınırlarını Germiyan ve Denizli'ye kadar genişletmiş ve Antalya'yı kardeşi Yunus Bey'in idaresine vermiştir. Böylece Hamitoğulları Beyliği, Eğirdir ve Antalya olmak üzere iki merkeze ayrılmıştır.
Hamitoğulları Beyi Dündar Bey'in oğlu İshak Bey, Memlûk Sultanı Nasır Muhammed ile yaşadığı bir tartışma sonrası tutuklanınca, yerine Korkuteli Emiri olan kardeşi Sinânüddin Hızır Bey geçti. Hızır Bey'den sonra beyliğin başına sırasıyla Dadı Bey ve Mübârizeddin Mehmed Bey geçti.
Mübârizeddin Mehmed Bey'in hükümdarlığı Kıbrıs Frankları ile mücadele içerisinde geçti. Antalya, 1216’daki Türk hâkimiyetinden sonra ilk kez işgale uğradı. Kıbrıs kralı Pierre I. de Lusignan 24 Ağustos 1361 günü Teke-eli'nin merkezi olan Antalya'yı hücumla zapt etti. Beyliğinin merkezini Korkuteli'ye taşıyan Mehmed Bey, Antalya'yı ele geçirmek için önce Kıbrıslılara yiyecek satışını yasakladı. Daha sonra Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey ile ittifak kurup ertesi sene 45 bin kişi ve 8 kalyon ile Antalya önüne gelip çok şiddetli bir savaş yaptı ise de şehri alamadı.
Antalya’yı ele geçirme çabaları Mehmed Bey’e yörede büyük itibar kazandırdı ve bu nedenle kendisine ‘Teke Bey’ denildi. O dönemde Anadolu'nun güneyinde Antalya, Finike, Kaş, Kalkanlı, Milli, Gömbe, Elmalı, Korkuteli ve Serik ile sahilde Antalya ve Alanya arasındaki bölge Teke-eli olarak tanınmaya başladı. Antalya'yı geri almak için çeşitli ittifaklar kuran Mehmed Bey, 1373'te Antalya'yı yeniden fethetti.
Mehmed Bey'den sonra yerine geçen Osman Çelebi ve Mustafa Bey dönemlerinde Teke Beyliği eski önemini yitirdi. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid, 1390'da Antalya'yı ele geçirdi. Burayı önce oğlu İsa Çelebi'ye, sonra da diğer oğlu Mustafa Çelebi'ye sancak olarak verdi. 1397'de Antalya ile Alanya arasındaki bölge tamamen Osmanlı egemenliğine geçti.
Ankara Savaşı'ndan sonra, Sivrihisar'a gelen Timur'un 10 tümenle gönderdiği Şahruh ve komutanları Korkuteli ve Kitir dolaylarını; Emir Şah Melik ise Antalya başta olmak üzere bütün Teke-eli'ni yağmaladı.
Timur Kütahya'ya geldiğinde Teke-eli'ni Karamanoğlu Mehmed Bey'e verdi. Timur'a bağlılığını sunan Osman Çelebi Bey, Antalya hariç olmak üzere eski beyliğini yeniden ele geçirerek Korkuteli'ni merkez yaptı.
Osmanlı dönemi
Bugünkü Antalya ili sınırlarıyla Osmanlı Devleti'nin 15. ve 16. yüzyıllarda bu bölge için oluşturduğu idari düzen arasında farklılıklar vardır. Bu yüzyıllarda bölgede Alanya ve Teke sancakları idari olarak yer almaktaydı.
Ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı sık sık el değiştiren Antalya, Selçuklu Hanedanı döneminde tersanesi ve limanıyla büyük öneme sahipti. Selçuklu egemenliğindeki Antalya, Kıbrıs ile arasında önemli ticari etkinlikler yaparak dönemin en önemli ticaret merkezlerinden birisi oldu. Tahminen 13. yüzyılın sonu ya da 14. yüzyılın başlarında burası Hamidoğulları'nın Antalya şubesinin eline veya Tekeoğulları'nın eline geçti. Tekeoğulları döneminde huzur ve gelişme devam etmiş, imar ve kültürel etkinlikler artmıştır.
Bölge, Osmanlıların elindeyken Karamanoğulları'nın ve ara sıra da bazı Avrupalı devletlerin saldırılarına uğradı. Antalya, yeniden Osmanlıların eline geçtikten sonra Anadolu eyaletine bağlandı. Ayrıca, Antalya bir süre şehzade sancağı olarak Osmanlı sancaklarından bir tanesi oldu. Şehzade Korkut 1502'den 1511 yılına kadar sekiz sene burada valilik yaptı. Antalya'nın Korkuteli ilçesi de ismini Şehzade Korkut'un bu bölgedeki hükümdarlığından aldı.
Bu bölgede, Osmanlı idaresi altındayken 1511 yılında ortaya çıkan Şahkulu İsyanı, 16. yüzyıldaki Celali isyanları ve Körbey isyanı hariç önemli bir olaya rastlanmaz. Ancak bu ayaklanmalar neticesinde yeni fethedilen Modon, Koron gibi adalara büyük sürgünler oldu, İran’a büyük miktarda göçler yaşandı. Bunlarla birlikte, bazı olumsuz davranışta bulunanlar daha sonraki yıllarda yani Kıbrıs'ın fethiyle birlikte buranın iskân ve imarı amacıyla sürgün edildiler. Bu tür olaylar bölgenin siyasi, sosyal, kültürel ve nüfus yapısını etkiledi.
Teke Sancağı'nın kuruluşunda özellikle coğrafi konumu ve tarihî şartlar önemli rol oynadı. Yine bu sancağın gelişmesinde eski çağlardan beri önemli ticaret yolları üzerinde bulunması da etkili oldu. Bölge Osmanlı egemenliğine geçince Anadolu eyaletine bağlandı ve 19. yüzyıla kadar bu şekilde devam etti. Tanzimat dönemiyle başlayan idari düzenleme sonucunda Teke Sancağı, Karaman eyaletine, 1865 yılında çıkarılan Vilayet Nizamnamesiyle de Konya vilayetine bağlandı. Bu dönemde Teke Sancağı'nın Antalya, Akseki, Alaiye, Kızılkaya ve diğer bir kazayla birlikte toplam beş kazası bulunmaktaydı. Bu düzenlemeler sonucunda daha önce sancak olan Alanya ve bağlı kazaları Teke Sancağı’na bağlandı. 1890 yılı kayıtlarına göre Teke Sancağı'nın, İstanos, Bucak, Kızılkaya, Beşkonak, Millü, İğdir ve Serik nahiyelerinin bağlı olduğu Antalya kazası, İbradı nahiyesinin bağlı olduğu Akseki kazası, Finike nahiyesinin bağlı olduğu Elmalı kazası ile Kaş kazasından oluştuğu görülmektedir. 1902'de Teke Sancağı, Antalya, Akseki, Alanya, Elmalı ve Kaş kazaları ile 11 nahiye ve 524 köyden oluşmaktaydı. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde Antalya, Konya’dan ayrılarak bağımsız bir sancak hâline gelmiştir.
Şah Kulu Ayaklanması
1511 yılında çıkan Şah Kulu Ayaklanmasının başlıca sorumlusu, tarihî kaynaklarda “Karabıyıkoğlu”, “Şeyhoğlu” veya “Şeytankulu” olarak da geçen, ancak daha çok Şah Kulu veya Şah Kulu Baba Tekeli adıyla tanınan kişidir. Şah Kulu, Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar'ın halifelerinden Hasan Halife'nin oğludur ve Teke Sancağı'na bağlı Istanos nahiyesinin Yalınlı veya Kızılyaka köyünden gelmektedir.
Körbey Ayaklanması
Celali isyanları zincirinin bir parçası olarak bilinen Körbey Ayaklanması, 1659 yılında Antalya mutasarrıfı ve ‘Körbey’ lakaplı Mustafa Paşa tarafından başlatıldı.
Mustafa Paşa, elindeki servete ve Antalya Kalesi'nin savunma açısından sağlamlığına güvenerek Osmanlı Devleti'nin kendisine karşı koyamayacağını düşündü ve isyan etti. İsyan üzerine karadan ve denizden gönderilen kuvvetlerle Antalya kuşatılarak top ateşine tutuldu. Kale içerisinde mahsur kalan halk, sonunda kaleyi hükûmet kuvvetlerine teslim etmek zorunda kaldı ve Mustafa Paşa'yı da isyanı bastırmakla görevli Köse Ali Paşa'ya teslim etti. Mustafa Paşa donanma gemilerinde boğularak öldürüldü. Ona bağlı olanlar da idam edildi.
Millî Mücadele dönemi
I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması'yla Antalya ve çevresi İtalya Krallığı'na verilmişti. Bu dönemde işgalciler, Anadolu'yu istedikleri şekilde istilâ etti. Anadolu limanları İtilaf Devletleri'nin gemileri ile doldu, askerî okullar boşaltıldı, askerî daireler yıkıldı ya da yakıldı; ilçe ve köylerde kontrol yabancıların eline geçti. 28 Mart 1919 Cuma günü Antalya, İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Antalya yöresinde Yörük Ali Efe'nin evinde kentin ileri gelenlerinden bir grup, Antalya Rumlarının, dışarıdan küçük bir yardım aldıkları takdirde isyan edip memleketi İtilaf kuvvetlerine teslim edecekleri tehlikesine karşı Antalya'yı korumak konusunda toplantı yapmaya karar verdiler. Ancak yapılan toplantılardan bir sonuç alınamadı. Bir müddet sonra Anadolu'nun çeşitli yerlerinden bölgesel savunma cemiyetlerinin kurulduğunun duyulması ve 19 Mayıs 1919 günü Samsun'dan gelen haberler Antalya'da bir savunma cemiyeti kurulması fikrini yeniden gündeme getirdi.
Antalya Müdafaa-i Heyeti Milliye Cemiyeti
Bölgede olası bir işgale karşı direniş için aralarında müftü Yusuf Talat, belediye başkanı Hüsnü Karakaş'ın bulunduğu bir grup kurulacak derneğin şekli hakkında mutasarrıfla görüşmeleri gerekti. Ancak Mutasarrıf Cemal Bey, bir türlü bu fikre yanaşmıyor ve görüşmek isteyen grubu reddediyordu. Uzun uğraşlar sonucunda grup hasta yatağındaki Cemal Bey'i ziyaret ederek alınması gereken tedbirleri görüştüler. Mutasarrıf Cemal Bey bir cemiyet kurulması konusunda ikna edildi ve heyet toplandı. Heyet, Belediye Dairesi'nin bir odasında “Müdafaa-ı Heyeti Milliye Cemiyeti” unvanı ile çalışmaya başladı. Bu cemiyet 4 Eylül 1919'daki Sivas Kongresi'ndeki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulması kararı uyarınca bu cemiyetin bir kolu olarak Antalya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını aldı. Dernek 4 yıl 24 gün çalıştıktan sonra üzerine düşen vatani görevini tamamlamış olarak kapanış belgesini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne sundu. Dernek başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa 11 Haziran 1923 tarihinde derneğin kapanış belgesini uygun bulup onayladı.
Büyük Taarruz'da Antalya
26 Ağustos'ta Türk Ordusunun saldırıya başladığı, gelen ufak tefek haberlerle duyuldu. 29 Ağustos'ta Afyonkarahisar ilinin Türklerin eline geçmesi haberinin şehre gelmesi Antalya'daki Türkleri sevindirdi. 30 Ağustos Zaferi, Dumlupınar’daki Yunan mevzilerinin düşmesi haberi üzerine Türkler büyük bir sevinçle kutlamalara başladı. Ayrıca Türkler zaferi kutlarken, bir yandan da geceleri çiftliklerin civarında İtilaf Devletleri'nin bir çıkartma yapması ihtimalini önlemek için hazırlıklar yapıldı.
7 Eylül günü zafer kutlanmak için Mavnacılar Cemiyeti iskelede tertip ettikleri gece deniz eğlencesine bütün alay subaylarını davet ettiler. Üç gün sonra Türk ordusunun 9 Eylül'de ve saat 10'da İzmir'e girildiği haberi alındı. Rumlar da bir şenlik düzenleyerek sokaklarda dolaştılar ve "Yaşasın Türkler ve Ordu, Kahrolsun düşmanlar" diye bağırdılar. Merkez Kumandanlığı önünde büyük bir zafer kemeri kuruldu. Bütün halk ve asker tarafından resmi geçit yapıldı, nutuklar söylendi, şiirler okundu, sabaha kadar eğlenildi.
11 Eylül'de Antalya'da zafer alayı tertip edildi. Gece fener alayları sabaha kadar devam ettirildi. O gün Balıkesir ve Bursa'nın ele geçirildiği haberleri de alındı. 12 Eylül'de dahi depo alayı ayrıca zaferi kutlamak için bir eğlence düzenledi. Bu eğlence, Şarampol'deki Talim Meydanı'nda yapıldı. Gece, Şarampol'den başlayıp Fener'de sona eren bir fener alayı düzenlendi. Kutlamalar, askeri yürüyüşler ve müsamereler Kasım ayına kadar sürdü.